Quotessence
Home / Quotes / Quote by Jonathan Swift

Quote by Jonathan Swift

Work

Gulliver’s Travels

Browse quotes and source details for this work. more

Author

Jonathan Swift
Jonathan Swift

Jonathan Swift, born on November 30, 1667, and died on October 19, 1745, was an Irish writer, satirist, and politician, renowned for his satirical works. more

You May Also Like

“...aklı bir şey icat etmeli ölmemek için.Çıldırmayı.Ölüme denk bir şey olmalı bu.Zihnini öldürmeli.Zihin dağılmalı ki -dağılmalı çünkü kaldıramıyor ve eziliyor ve dayanamayacak- hayat sürsün.Kalp mesela niçin kriz geçirir?Çünkü dayanabileceği eşiği aşmıştır.İnsan aklı çıldırmayı icat eder aslında.Kalp gibi.Krizi.Daha fazlasına dayanmasın diye iptal edilir.Öyle de düşünmüş müydün İsa,doğru söyle.Çünkü daha fazla dayanması ölmesinden veya durmasından daha zor...”

“Kardeşlere gereksinme duyduğunu asla kabul etmemişti. Ama duyuyordu işte. Ardında bıraktığı yaşamla, ona taze umutlar yeşerten henüz başlamadığı yaşam arasında duyumsadığı bu (psikiyatrik/psikotik) çelişki içinde, ikinciden yana koyuyordu tavrını. İlk izlenimleri (hep en iyisidir), iyi şeyler umut etmesi, hastalarla arasında benzerlikler kurması gibi şeyler güçlendiriyordu kanısını. Geriye yalnızca dayanaklar bulmak, bunları yalanlamaya çalışan bütün öteki unsurları ortadan kaldırmak kalıyordu. Zor ama keyifli bir işti. Koğuşlarda geçen her saat, hastalara duyduğu saygıyı ve sağlıklı bir aklın göstergesini dış gerçeklikle kurulan ilişkiye bağlayan sahte bilimsel yaklaşıma duyduğu tiksintiyi artırıyordu zorunlu olarak. Her geçen saat artırıyordu. Dış gerçekliğin doğası anlaşılmaz kalıyordu. Bilimin erkekleri, kadınları ve çocukları veriler önünde boyunlarını bükmek zorunda kalıyordu, ister istemez. Dış gerçekliğin ya da kısacası gerçekliğin tanımı, tanımlayanın duyarlılığına göre değişiyordu. Ama hepsi, bu gerçeklikle temasa geçmenin, temas ne kadar üstünkörü olursa olsun, ender görülen bir ayrıcalık olduğunda birleşir duumdaydı. Bu anlayışın ışığında hastalar gerçeklikten, ortalama birinin gerçekliğinden, ağır vakalarda gözlemlendiği gibi bütünüyle olmasa da en azından bazı temel noktalarda “kopmuş” olarak tanımlanıyorlardı. Tedavinin işlevi hastayı kendi küçük, özel çöplüğünden çıkarıp muhteşem dünyanın merak, sevgi, nefret, tutku, sevinme, ağlama gibi farklı unsurlarıyla, paha biçilmez ayrıcalığına yeniden kavuşacağı ve kendisinden hiç de farklı olmayan ötekilerle akılcı ve dengeli biçimde avunacağı duruma getirmek ve aradaki uçurumu kapamaktı. Ama bütün bunlar, psikiyatrların sürgün diye tanımladığı bedensel ve ussal deneyimi barınak; iyiliksever bir dizgedan kovulmuş olarak değerlendiren, hastalığı da müthiş bir fiyaskodan kaçmış kişiler olarak gören Murphy'yi çileden çıkarıyordu. Eğer aklı günlük olayları yorulmak bilmeyen bir araç gibi alt alta yazıp toplayan şaşmaz bir yazarkasa olsa, o zaman kuşkusuz aklın yitimine üzüntü duyabilirdi. Ama böyle olmadığına göre, aklı diye adlandırdığı şey bir araçtan çok, içinden kendinin soyutlanmış olduğu günlük olayların bir izdüşümü biçiminde ortaya çıktığına göre aklın yok oluşunu, zincirlerinden kurtulmayla özdeşleştirip alkışlamasından daha doğal ne olabilirdi? Murphy'nin saplantısının basitleştirdiği ve çarpıttığı çelişki o halde büyük dünyayla küçük dünyayı temelde karşı karşıya getiriyordu. Hastaların etkisiyle ikincisini, psikiyatrların zorlaması ile ilkini yeğleme arasında kararsızca dolanıyordu. Kararsızlık yalnızca olgular düzlemindeydı. Yalnızca olgular. Seçimini yapmıştı o. "Ben büyük dünyadan değilim, küçük dünyadanım" nakaratı Murphy için epey eskilere dayanıyordu ve olumsuz bir inanca, daha doğrusu olumsuz iki inanca dönüşmüştü. Bir kere mağarasının mutlu manzaralarını gördükten sonra bırakın bunları geliştirip işlemeyi, fiyaskolara nasıl dayanabilirdi? Arnold Geulincx’in güzelim Latincesiyle söylediği gibi: Ubi nihil vales, ibi nihil velis. Ama hiçbir değer taşımadığı bir yerde, hiçbir şey istememesi yeterli olmuyordu, bir adım daha atıp yalnızca kendisini sevebilecek bir ussal aşkın dışında kalan her şeyi yadsıması da yeterli olmuyordu çünkü sevilecek başka yanı yoktu. Bu hiçbir zaman yeterli olmamıştı ve yeterli olabileceğine ilişkin hiçbir belirti göstermiyordu. Bu özellikler ve öteki ikinci derecede önemli şeyler, maddesel düzlemde destek bulsalar (örneğin sallanan iskemle) ve kendileri için her yönde baskı yapsalar da istenen kararın kesinleşmesini başaramazlardı. Parçalanmışlığı sürüyordu; Celia'ya, baharatlı ekmeğe ve benzeri şeylere duyduğu zayıflık bunun göstergesiydi. Tek parçada bütünleşme olanaklarından yoksundu.”

“Oy, hayır, hakkında konuştuğum yazar, kendisini olgun saydığı için değil, fakat tam da kendi olgunlaşmamışlığını tanıdığı için, bir biçimi olmadığını ve tırmanmakta olan, ama daha tırmanıp çıkmamış biri olduğunu, yapılmakta olan, ama henüz yapılıp bitmemiş biri olduğunu bildiği için kendisini yazmaya verecektir. Eğer nasibine başarısız ve budalaca bir eser yazmak düşerse, diyecektir ki: “Harika! Aptalca yazdım, ama kimseyle sadece akıllıca, mükemmel eserler verme anlaşması yapmamıştım. Kendi budalalığıma ifade kazandırdım ve bundan ötürü de seviniyorum, değil mi kendime karşı uyandırdığım isteksizlik ve insani katılık beni şekillendiriyor ve işliyor, sanki yeni baştan yaratıyor ve işte ben bir kez daha yeni doğmuş oluyorum.” Bundan da görülüyor ki sağlıklı bir felsefesi olan ozan, kendi içinde öyle bir pekişmiştir ki onu aptallık ve olgunlaşmamışlık bile ne ürkütebilir ne de bir zarar verebilir – sizler, korku sesinizi sizden aldığı için, handiyse hiçbir şey ifade edemeyecek bir durumdayken, o, açık alınla kendisini ifade edebilir ve kendi ataleti içinde görünür olabilir.”