Quotessence
Home / Quotes / Quote by Desiderius Erasmus

Quote by Desiderius Erasmus

“İnsanların çoğu aslında delidir, hayır şöyle demeliyiz, çeşitli şekillerde delirmeyen kimse yoktur, bu yüzden zorunluluk benzerini benzeriyle buluşturur.”

Quote by Desiderius Erasmus

Work

Praise of Folly

This book is a classic work of medieval philosophy that delves into the concept of folly, examining its manifestations and the impact it has on individuals and society. The author critically analyzes the various forms of folly and its consequences, offering a unique perspective on human behavior and societal norms. more

Author

Desiderius Erasmus
Desiderius Erasmus

Desiderius Erasmus was a Dutch humanist, scholar, and theologian who played a pivotal role in the Northern Renaissance. He is renowned for his scholarly contributions, particularly his translation of the New Testament into Latin and his commentary on the Bible. Erasmus was a critic of the Church and a proponent of reform, making him a controversial figure in his era. more

You May Also Like

“Ya da yaşamın boyunca hem kendine hem de başkalarına karşı duyduğun sorumluluğu terbiyeli şekilde yerine getirebilir misin (çünkü terbiyeli davranış sadece bir yetenek değildir, her eylemin başıdır), elinde her an sana yardıma hazır, şu benim ikizim ve vekilim 'Kendini Beğenmişlik' olmasa? Her fırsatta tam anlamıyla benim rolümü üstlenir kendisi. Çünkü insanın kendini beğenmesi kadar delice bir şey olabilir mi? Kendine hayran olması kadar? Ama insan kendini beğenmese, makul, hoşa giden ve terbiyeli bir davranış sergileyebilir mi?”

“...aklı bir şey icat etmeli ölmemek için.Çıldırmayı.Ölüme denk bir şey olmalı bu.Zihnini öldürmeli.Zihin dağılmalı ki -dağılmalı çünkü kaldıramıyor ve eziliyor ve dayanamayacak- hayat sürsün.Kalp mesela niçin kriz geçirir?Çünkü dayanabileceği eşiği aşmıştır.İnsan aklı çıldırmayı icat eder aslında.Kalp gibi.Krizi.Daha fazlasına dayanmasın diye iptal edilir.Öyle de düşünmüş müydün İsa,doğru söyle.Çünkü daha fazla dayanması ölmesinden veya durmasından daha zor...”

“Kardeşlere gereksinme duyduğunu asla kabul etmemişti. Ama duyuyordu işte. Ardında bıraktığı yaşamla, ona taze umutlar yeşerten henüz başlamadığı yaşam arasında duyumsadığı bu (psikiyatrik/psikotik) çelişki içinde, ikinciden yana koyuyordu tavrını. İlk izlenimleri (hep en iyisidir), iyi şeyler umut etmesi, hastalarla arasında benzerlikler kurması gibi şeyler güçlendiriyordu kanısını. Geriye yalnızca dayanaklar bulmak, bunları yalanlamaya çalışan bütün öteki unsurları ortadan kaldırmak kalıyordu. Zor ama keyifli bir işti. Koğuşlarda geçen her saat, hastalara duyduğu saygıyı ve sağlıklı bir aklın göstergesini dış gerçeklikle kurulan ilişkiye bağlayan sahte bilimsel yaklaşıma duyduğu tiksintiyi artırıyordu zorunlu olarak. Her geçen saat artırıyordu. Dış gerçekliğin doğası anlaşılmaz kalıyordu. Bilimin erkekleri, kadınları ve çocukları veriler önünde boyunlarını bükmek zorunda kalıyordu, ister istemez. Dış gerçekliğin ya da kısacası gerçekliğin tanımı, tanımlayanın duyarlılığına göre değişiyordu. Ama hepsi, bu gerçeklikle temasa geçmenin, temas ne kadar üstünkörü olursa olsun, ender görülen bir ayrıcalık olduğunda birleşir duumdaydı. Bu anlayışın ışığında hastalar gerçeklikten, ortalama birinin gerçekliğinden, ağır vakalarda gözlemlendiği gibi bütünüyle olmasa da en azından bazı temel noktalarda “kopmuş” olarak tanımlanıyorlardı. Tedavinin işlevi hastayı kendi küçük, özel çöplüğünden çıkarıp muhteşem dünyanın merak, sevgi, nefret, tutku, sevinme, ağlama gibi farklı unsurlarıyla, paha biçilmez ayrıcalığına yeniden kavuşacağı ve kendisinden hiç de farklı olmayan ötekilerle akılcı ve dengeli biçimde avunacağı duruma getirmek ve aradaki uçurumu kapamaktı. Ama bütün bunlar, psikiyatrların sürgün diye tanımladığı bedensel ve ussal deneyimi barınak; iyiliksever bir dizgedan kovulmuş olarak değerlendiren, hastalığı da müthiş bir fiyaskodan kaçmış kişiler olarak gören Murphy'yi çileden çıkarıyordu. Eğer aklı günlük olayları yorulmak bilmeyen bir araç gibi alt alta yazıp toplayan şaşmaz bir yazarkasa olsa, o zaman kuşkusuz aklın yitimine üzüntü duyabilirdi. Ama böyle olmadığına göre, aklı diye adlandırdığı şey bir araçtan çok, içinden kendinin soyutlanmış olduğu günlük olayların bir izdüşümü biçiminde ortaya çıktığına göre aklın yok oluşunu, zincirlerinden kurtulmayla özdeşleştirip alkışlamasından daha doğal ne olabilirdi? Murphy'nin saplantısının basitleştirdiği ve çarpıttığı çelişki o halde büyük dünyayla küçük dünyayı temelde karşı karşıya getiriyordu. Hastaların etkisiyle ikincisini, psikiyatrların zorlaması ile ilkini yeğleme arasında kararsızca dolanıyordu. Kararsızlık yalnızca olgular düzlemindeydı. Yalnızca olgular. Seçimini yapmıştı o. "Ben büyük dünyadan değilim, küçük dünyadanım" nakaratı Murphy için epey eskilere dayanıyordu ve olumsuz bir inanca, daha doğrusu olumsuz iki inanca dönüşmüştü. Bir kere mağarasının mutlu manzaralarını gördükten sonra bırakın bunları geliştirip işlemeyi, fiyaskolara nasıl dayanabilirdi? Arnold Geulincx’in güzelim Latincesiyle söylediği gibi: Ubi nihil vales, ibi nihil velis. Ama hiçbir değer taşımadığı bir yerde, hiçbir şey istememesi yeterli olmuyordu, bir adım daha atıp yalnızca kendisini sevebilecek bir ussal aşkın dışında kalan her şeyi yadsıması da yeterli olmuyordu çünkü sevilecek başka yanı yoktu. Bu hiçbir zaman yeterli olmamıştı ve yeterli olabileceğine ilişkin hiçbir belirti göstermiyordu. Bu özellikler ve öteki ikinci derecede önemli şeyler, maddesel düzlemde destek bulsalar (örneğin sallanan iskemle) ve kendileri için her yönde baskı yapsalar da istenen kararın kesinleşmesini başaramazlardı. Parçalanmışlığı sürüyordu; Celia'ya, baharatlı ekmeğe ve benzeri şeylere duyduğu zayıflık bunun göstergesiydi. Tek parçada bütünleşme olanaklarından yoksundu.”