Quotessence
Home / Authors / Ulaş Başar Gezgin

Ulaş Başar Gezgin Quotes

Author

Filter quotes by topic

Famous Ulaş Başar Gezgin Quotes

“Economics, environment & society: Are they always in conflict? Can they go in tandem? Welcome to an intellectually stimulating exercise in urban planning and sustainability. This book discusses these and other relevant issues in various occasions such as spatial identity formation in cases of Asian urban identities and in the case of the planning of a peninsular town in Vietnam, in terms of biodiversity and ethics in an urban context among others. You will not regret to read this book if you are one of those who have been amazed by rapid urbanization and the challenges and opportunities coming along.”

“Toplumsal baskınlıkla birlikte değerlendirilebilecek sistemi meşrulaştırma kavramı, temelde, toplumsal kimlik kuramına dayanıyor. Bu kurama göre birey, kendini ve ait olduğu grubu yücelten tutum ve davranışlara sahiptir. Kötülükler, ‘bizden olmayanlar’a yansıtılıyor; böylece, ‘bizden olanlar’ın tertemiz olduğu yönünde, bir kendini idealize etme süreci sözkonusu oluyor. Toplumsal baskınlık kuramı ise buna bir tuğla daha ekleyip toplumda hiyerarşinin altında olanların, üstte olanları yücelttiğini gösteriyor. Sözgelimi, toplumsal kimlik yaklaşımı açısından, yoksulların, kendilerini yüceltip zenginleri kötü, insanlığı kalmamış, duygusuz kişiler olarak görmeleri beklenirken (kimi zaman bunu yapıyorlar ama her zaman değil), onlar; tersine, zenginleri yüceltip kendilerini aşağılıyorlar. Arabesk edebiyat, tam da bundan doğuyor. Sistemi meşrulaştırma kuramı, toplumsal baskınlık kuramındaki hiyerarşiyi destekleyici mitler kavramıyla aynı çizgide, ezilenlerin ezenleri yüceltmesine yol açan kimi araçlar olduğunu ileri sürüyor. Edebi anlatılarda, tarihsel olarak, bizden olmayanların kötülenmesinden, bizden olmayanların yüceltilmesine doğru bir geçiş olduğu söylenebilir. Aynı biçimde, ezilenlerin boyun eğmeyip er ya da geç hakkını aradığı anlatılardan, ezilmenin/yoksulluğun mutlaklaştırıldığı bir anlatı tarzına geçiş de sözkonusu.”

“Marksist psikolojinin temel izlekleri, yabancılaşma, ideoloji, yanlış bilinç ve yöntembilim tartışmaları olacaktır. Özellikle sosyal ve politik psikoloji alanlarında, son yıllarda, ideoloji ve yanlış bilinç kavramsallaştırmalarından esinlenilerek sistemi meşrulaştırma kuramı adında bir kuram geliştirilmiş ve bu kuramdan hareketle birçok bulguya ulaşılmıştır. Kuram, özetin özeti olarak ifade edeceksek, bu kadar adaletsizliğe karşın neden insanların isyan etmediğini ezilenlerin iç dünyalarına atıfla açıklamakta bir hayli başarılı olmuştur. Kurama göre, ezilenlerin ezici bir çoğunluğu adaletsizliği kabullenmişlerdir. Zenginler gibi yaşamak istemektedirler. Kendilerini küçük görürler. Zenginlerin güzel bir yaşamı hak ettiklerine inanırlar. Medya ve eğitim sistemi başta olmak üzere çeşitli toplumsal kurumlar ezilen çoğunluğa bu yanlış bilinç öğelerini sürekli olarak pompalarlar. Böylece, “böyle gelir böyle gider”. Toplumsal kurumlar, ezilen çoğunluğun adaletsizlikleri içselleştirmesini, onların kaderci olmalarını sağlar. Kuram, bu tür düşüncelere Marksist anlamda ‘yanlış bilinç’ der, çünkü bunlar, açıkça, ezilen çoğunluğun zararınadır ve onların ezilmeye devam etmelerini sağlamaktadır.”

“As kids, we were exposed to sexist, racist and violent cartoons and video games. We have been bombarded with images of thin females and hypermuscular males. Then we grew up and started to use Internet and then social media. For some of us, Internet has been a way to escape from loneliness, for some others it has bred loneliness. Then comes Facebook. It has been good for some of us and bad for some others. This is a place where the distinction between public space and private space has blurred. Our self-disclosure patterns have been modified. We share things that we are not supposed to share offline. Dad shot daughter’s laptop because of a letter on Facebook. Some of us built their self-esteem on how many ‘friends’ we have made on Facebook. Social media is everywhere. Nowhere else to go. Social media penetrates all aspects of our lives. This book is about this penetration. It can be read as a book for general public or as a textbook together with the educational materials provided in Appendices. It is unique in endorsing a psychological approach to social media. It tells the story of many of us. De te fabula narratur!”

“In this book, Marxist psychology is introduced within a historical and theoretical context. 'Which Marxism ' and 'which psychology ' were the initial questions for discussion which brought responses related to historical personalities, movements, schools of thoughts, countries and subfields. Alienation, ideology and methodology were considered to be major themes for a Marxist psychology. 'Why people don't revolt ' is a central question in this context. The discussions revolve on various terms such as false consciousness, just world belief, ideology, hegemony and system justification. Although these are more or less conducive to explain people's apathy, the book is not pessimistic at all. A related question is how consumer society and consumerism can't be understood properly without elaborating on commodity fetishism and alienation. The book concludes with a discussion of the relevance of Ignacio Martín-Baró's liberation psychology for our times and proposes 4 principles for Marxist psychology and healing: Deideologization, dealienation, defetishization and dehegemonization. This book is a gift for Karl Marx's 200th birthday.”

“This book consists of the following chapters: 1- ‘The Turkish currency reform’: Naïve inflation, endowment effect, anchoring and the money illusion. 2- Towards a developmental economic psychology: A review of the literature. 3- Economic crisis as trauma and psychotherapy as the guardian of status quo. 4- On father attachment: a preliminary review. 5- Developing at a kibbutz context: a review on recent studies.”

“In this study conducted in Boğaziçi University with 121 In this study conducted in Boğaziçi University with 121 participants, the psychological correlates of the endowment effect are probed. The endowment effect is the asymmetry between the amount that a given individual would like to pay for a certain good and the amount that this individual would like to accept to sell the same good. There are two types of endowment effect: The real endowment effect is the one observed in real or simulated economies, while the hypothetical endowment effect is the one exhibited for imaginary situatiofect is the one observed in real or simulated economies, while the hypothetical endowment effect is the one exhibited for imaginary situations Individualism-Collectivism and perspective taking are considered as psychological correlates of the endowment effect in this study. The study shows that there is at least some relationship between the real endowment effect and perspective taking and that individualism-collectivism is significantly correlated with perspective taking.”

“This collection consists of the following pieces: COGNITIVE SCIENCE 1. The Embodied Cognition View 2. On Flanagan's Ideas On Dreams and Ahead: An Attempt To Locate Dreaming Phenomenon Under The Superclass Of Consciousness 3. "The Pragmatics of Cartoons: The Interaction of Bystander Humorosity vs. Agent-Patient Humorosity." 4. Integrationist School or on 'Rethinking Language'. 5. On Steven Pinker's 'Language Instinct' or Some Remarks on Evolutionary Psycholinguistics 6. On the (Im)Possibility of Psychotherapist Computer Programs: An Investigation within the Realm of Epistemology 7. Thai Language: A Brief Typology. ART NARRATIVES 8. Armenians As Ingroups in William Saroyan's Stories from the Framework of the Theory of Social Representations: A Social Psychological Inquiry. 9. A Critique of The Stories By South East Asian Writing Awardees 10. Mulholland Drive: Another impasse for the American film industry. 11. On 'About Schmidt' 12. On Black spirituals. 13. The possibility of an African American poetry.”

“Asya' denince aklınıza ne geliyor? Çekik gözler? "Çan çin çon" sözü? Yoksulluk? Yoksa uyanan bir dev mi? Bu kitap, size Asya'da çok daha fazlasının olduğunu gösterecek.Avrupalılardan daha önce, Amerika'yı ilk keşfeden Türk kökenli Çinli amiral Zheng He ile 1421'de uzun bir deniz yolculuğuna çıkacak; oradan 2500 yıl önce Çinli bilge Sun Tzu tarafından yazılmış ilk strateji kitabının sayfalarında gezinecek, ama sonra bu bilgelik ve felsefe ülkesinin bugünkü toplumsal çöküşüne tanık olacağız. Don Kişot'tan önce bir Japonyalı kadın yazar tarafından yazılmış ilk romanı birlikte okuyacak, 'Japon mucizesi' üstüne düşüneceğiz. Japonya'da aşırı çalıştırılmaktan ölümleri, Hindistan'da kast düzenini, Kuzey Kore-Güney Kore sorununu, yorucu çözümlemelere girmeden, hepimizin okuyabileceği akıcılıkta gözden geçireceğiz. Siyam ikizlerinin öyküsünü öğrenip yine Siyam'dan bir köy romancısını tanıyacağız.Ve en sonunda, "Antarktika Tellioğullarınındır!" deyip Antarktika üstüne sürmekte olan paylaşım savaşını ele alacağız. Ve her bir yazıdan sonra, dinlenmek, sanatın o hoşduyusuna kapılmak için Asya'dan çeşitli şiirler okuyacağız: "Ekmek parası mı kazanayım şiir mi yazayım?" diyecek Nepalli bir şair... İşgal dönemi Koresi'nden bir şair, "çalınmış tarlalara da gelir mi bahar?" diye soracak ülkesini düşünerek... "Benim ülkem cennet değildir" diyecek Filipinli bir şair, ülkesindeki yoksunluklara tanık olmamış turistlere... Ve Jose Rizal, bağımsız düşüncenin bu yiğit oğlu, son hoşçakalıyla veda edecek hepimize ve ardından bir şair "henüz değil Rizal henüz değil" diyecek...Yorucu olmayan ama uzun bir yolculuğa çıkaracak sizi bu kitap ve bittiğinde, kitabı okumadan önce Asya'ya ilişkin ne kadar az şey bildiğinizi şaşırarak farkedeceksiniz...”

“2002 yılı civarında doğanlar AKP Hükümetinin gölgesinde büyüdüler, oy kullanma yaşına girenlerin hafızasında da kıyaslama yapabilecekleri başka bir siyasi iktidar yok. İlk gençlik dönemine adım atmış bir kuşağın duygularından davranışlarına, beğenilerinden zevklerine kadar her şey, ekseninde AKP’nin olduğu bir kültür dünyasında şekillenmiş sayılır. Çizgileri şimdi bir hayli netleşmiş kültür dünyasının geçmişteki ipuçlarını ve eğer herhangi bir kırılma yaşanmazsa yakın gelecekteki muhtemel evrimini içeren bir tablo çizmek için yeterince uzun bir süre bu. Toplumsal bir dönüşüm yaratmak iddiasıyla iktidara gelen AKP açısından kültür bir derlenip toparlanma, saflaşma aracı olduğu kadar kendisini geçmişe ve muhaliflerine karşı korunaklı kılan, muhalifleri ile yandaşları arasında sınır çizen bir kimlik vurgusuydu. Bu yüzden etrafında saflaştırdığı kesimlerin canını acıtacak iktisadi düzenlemeleri yaparken de, politik kararları alırken de dikkati hep partinin kültürel iddialarında toplamaya çalıştı. Bunda da bir hayli başarılı olduğu söylenebilir. Elinizdeki kitap AKP’nin kurduğu kültür dünyasının artık tamamlanmış resmindeki öğeleri, bunların arasındaki bağıntıları irdelemeye ve denk düştükleri iktisadi ve sosyal ilişkileri tartışmaya çalışıyor. Dizginsiz bir piyasaya Neo-Osmanlıcı ütopyanın tuğrasının basıldığı böyle bir dönemde yoksulun takvasının İslami burjuvazinin marka hırsıyla imtihanından çıkan sonuç AKP döneminin de temel çelişkisi olarak beliriyor. Yeni Türkiye bu ikisi arasındaki kurgulanmış uyumdan değil gizlenemeyen derin çelişkiden doğacak gibi görünüyor.”

“Çokkültürlü eğitim’, ‘anadilinde eğitim’ ve ‘barış eğitimi’ gibi kavramların kamuoyunda sıklıkla anıldığı bir dönemdeyiz. Topluma yön verme gücüne sahip olan bu tür kavramlar, reel siyasetin sıcağı ve hızı içinde yeterince ve ayrıntısıyla konuşulamıyor. Türkiye, gündemin çok hızlı değiştiği bir ülke; gündem değişse de bu kavramlar baki kalıyor. Peki, ne kadar biliyoruz çokkültürlü eğitimi ya da barış eğitimini? Nasıl olabilir bunlar örneğin, nelerdir gerçekleşme koşulları? Bu konulardaki akademik çalışmalar, konuların gündem maddeleri olarak işgal ettiği yerle orantısız olarak çok az sayıda. Eğitim, her şeyi değiştirecek bir altın formül ya da sihirli bir değnek değil; ancak savaşın kurumları barışın kurumlarına, tekçi kurumlar çoğulcu kurumlara dönüşecekse, eğitimde mutlak bir dönüşüm şart. Eğitim şart değil, fakat eğitimde dönüşüm şart ve toplumsal kurumlarda en başta. Müfredatı ve gizli müfredatıyla, eğitim dili ve yasaklı dilleriyle, otoriter yapısı üzerinden zayi ettiği nice öğrenciyle eğitimde dönüşüm şart. Yayınevimiz Doç. Dr. Ulaş Başar Gezgin’in bu değerli kitabının büyük bir boşluğu doldurmaya çalıştığını düşünerek, bu öncü çalışmayı okurlarımızın ilgi ve dikkatine sunuyor. Eleştirellikle ufkunu çerçevelemek yerine alternatif eğitim için de düşünce üreten böylesi bir çalışmanın alternatif okul girişimlerine katkısını da anmalı. Eğitimin ideolojisiyle başlayan kitap Gezi Direnişi’yle son buluyor. Son yazıda ele alınan “Gezi’den ne öğrendik?” sorusunun Gezi Direnişi’ne destek olan kesimlerce ilgiyle okunacağını tahmin ediyoruz. Çoğulcu ve demokratik bir okul ve bir toplum talebi ve dileğiyle...”

“Çin’in klasik düşünürleri, beylikler döneminde, beylikler arasındaki şiddetin sıradanlaştığı, tek bir birleştirici lidere yönelik özlemle nitelenen bir dönemde ortaya çıkıyorlar. Kimilerine göre, onlar kendi görüşlerini geliştirmekten çok, dönemlerinin toplumsal eğilimlerini yansıtıyorlar. Dolayısıyla, soyutlamayı düşünce sistematiklerinin merkezine yerleştiren klasik Yunan düşünürlerinin tersine, klasik Çinli düşünürler, günlük yaşamla daha çok iç içeler. Klasik Çin felsefecilerinden Mencius’a (Meng Usta, Üstad Meng) göre insan, özünde iyidir. O, insandaki iyilik eğilimini yukarıdan aşağıya akan bir ırmağa benzetir. İnsan da akan su gibi doğal olarak iyiliğe yönelmektedir. Ancak onu toplumsal koşullar bozar. Bu nedenle devlete büyük bir görev düşmektedir. İnsanı kötülüğe sürükleyenler, ekonomik sorunlardır. Demek ki o zaman, devletin önceliği eğitim değil istihdam olacaktır.”

“Vietnam’daki resmi tarihyazımının dikkat çeken bir yönünü de analım. O da şudur: Sözgelimi Türkiye’de, Marksist tarihçiler arasında, birkaç istisnayı saymazsak, tarihteki hükümdarlara ilerici bir nitelik atfedilmezken, Vietnam’ın Marksist tarihyazımı, kimi kralları halk dostu, sömürgecilik karşıtı ve ilerici ve kimilerini ise halk düşmanı, sömürücü ve gerici olarak tarifleyerek, birinci kümedeki kralların övülmesinin önünü açıyor. Böylelikle, kimi Vietnam sokaklarına, Marksist tarihçiler eliyle kral isimleri veriliyor. Bu farkın altındaki bir etmen de, kuşkusuz, Türkiye’de padişahlığa dönüşün hâlâ olası olması, Vietnam’da ise krallığın çoktan tarihin çöp tenekesini boylamasıdır. Vietnam için, krallar geçmişe aitken, Türkiye’deki durum farklı...”

“Dünya barışı üstüne düşünce üretirken, dikkate almamız gereken ilk noktalardan biri, olumlu barış ve olumsuz barış ayrımı olacaktır. Kabaca tariflersek, olumsuz barış, savaşın şu an olmama durumudur; çatışmasızlığa karşılık gelir. Bir ateşkes söz konusudur; ancak, bunun kalıcı olup olmayacağı belli değildir. Bir ateşkes, barışa da evrilebilir; savaşa da… Olumlu barış ise, savaş kurumlarının barış için yenilenip güncellenmesiyle ortaya çıkar. Örneğin, büyük devletler, uzak bir coğrafyada çıkarları için vekaleten savaşıyorlarsa (Vietnam örneğini anımsayalım), buradaki geçici bir çatışmasızlığın barışa evrilme olasılığı çok düşüktür. Onların bakışının değişmesi ve böylelikle, savaşa hizmet eden eğitim, medya, hukuk vb. kurumların barışa hizmet etmek üzere güncellenip geliştirilmesi gerekir ki, bunun çok zorlu bir iş olduğunu Nepal gibi örneklerde görebiliyoruz. Nepal’de halk savaşıyla krallık devrildi; yeni anayasanın yapılabilmesi için 10 yılın geçmesi gerekti; ülke hâlâ tümüyle barış inşasından uzak.”