Quotessence
Home / Quotes / Quote by Turgut Özakman

Quote by Turgut Özakman

“Cumhuriyet’i yıkabilmenin ön şartının Atatürk saygısını, sevgisini yok etmek, Milli Mücadele’yi küçültmek, önemsememek, benimsememek olduğunu düşündüler ... Bu amaçla, Atatürk ve Milli Mücadele karşıtı, baştan sona yalan, iftiralarla, saptırma ve çarpıtmalarla dolu, cahilce, insafsızca, yazılar, kitaplar yayımladılar. Genç insanların kulaklarına bu yalanları, iftiraları fısıldadılar, saptırma ve çarpıtmaları gerçekmiş gibi benimsetmeye çabaladılar... Bugün Türk gençliği biri ötekine benzemeyen iki tarihe inanıyor: Biri sağlıklı ve dürüst belgelere dayalı hepimize gurur veren gerçek tarih... Öteki Cumhuriyet’i yıkmak için çabalayanların uydurdukları, yalanlarla dolu, sahte tarih...”

Quote by Turgut Özakman

Work

Şu Çılgın Türkler

Browse quotes and source details for this work. more

Author

Turgut Özakman

Browse famous quotes and profile details for Turgut Özakman. more

You May Also Like

“Merhabalar. Olasılıksız ve Empati yazarı Adam FAWER e en derin saygılarımı sunuyorum. Bu yazarı TÜRK okurları ile buluşturan yayıncılara ve emegi gecenlere teşekkür ediyorum. Bir hayal kırıklıgımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunu yergi kötüleme olarak görmeyin lütfen . Bunu bir trend yakalamış olan ADAM FAWER gibi degerli insanın yolundan saptıgının gözlemi olarak düşünün. OLASILIKSIZ ve EMPATİ yi bir solukta okumudum. Tadı damagımda kaldı. Uzun süre aklımdan cıkmadı. Bütün arakadaşlarıma tavsiye ettim. Bu kitapları bir hediye olarak verdim. Hala hediye olarak veriyorum.Oglum DENİZ Adam FAWER in OZ kitabını aldıgını görünce aksam alıp bir solukta okumak istedim. İlk 38 sayfayı soluksuz geçtim sonra ilerledikce baymaya basladı. Anlam bütünlügünü yakalamak icin kendimi souna kadar kitabı okumaya zorladım…. Fikir güzel başlamısken icersine masal kahramanları ve bildik hikayelere benzetmeler bana kitabın ZORLAMA ile yazıldıgı hissini verdi.. Bence bir yazar sırf yazmak için yazmamalı. Farklı oldugu icin yazmalı.Farklı dünyalara süükleyebildigi icin yazmalı. Okurunu alıp götürebildigi icin yazmalı. Adam FAWER de Olasılıksız ve Empatide bunları gördüm.. Bu tadı aldım.iKitabın kapagı bence gercekten berbat.Kitabın kendisine odaklanmayıp eski kitaplara gönderme yaparak onların hatırına alın der gibi.. Adam FAWER in ve diger iki kitabının reklamını yaparak, ön plana cıkartarak onların hatırına bu kitabı alın der GİBİ….. Kusura bakmayın bunları söyledigi icin.. Aksam gece 3 de OZ ü bitirdim. Sabah düsüncelerimi sizlerle paylaşma istegi oluştu. Sizden ricam bu düsüncelerimi samimi bir dostun, Kitap okurunun HİSLERİ olarak algılayın.. Lütfen kitaplarınızı kendiniz okuyun acele ile yayına sokmayın.. Önsözde buna vurgu yapılmıs, TÜRK halkına direk hitap edilmiş, onurlandırmak güzel ama benide acaleye getirdiniz der gibi duruyor KİTAP. Adam FAWER i adam yapan SİTİLİ stili bozmak, zorlama kitap yazmak olan masal kahramanlarına benzetmek onların dünyasını carpıtmak bence hic hos degil…. Empati ve OLASILIGI acılen yeniden okuyun, okuyun, tekrar OKUYUN farkı anlayın… Bunlar sabah kalktıgımda OZ kitabının bende bıraktıgı duygulardı… Sizleri kırdıysam özür dilerim… Güzel günler SİZLERİN OLSUN.”

Book:Oz

“Andreas -Bir keresinde, bir bayram sabahı kentin sokaklarından akan kanları görmüştüm, yağmur suları gibi yolun kıyısından usulca akıyorlardı ne var ki yağmur suyu değildi. Şehrin dört bir yanında insanlar tanrılarına kurbanlar kesiyorlardı. İşte o zaman anladım ki her yıl dört gün boyunca kutlanan bu bayram ilkel toplumlarda tanrılara kurban verilen ritüellerden başka bir şey değildi. İlyada’da ve Odysseus’da Homeros’un anlattığı türden yani... Hatta aztekler bu işi insan kurban verdirmeye kadar götürmüşler, düpedüz insan, bildiğimiz insan...rivayet odur ki bizde bu durumu engellemek için koçlar ihsan eylenmiş. Birbirimizi kesmeyelim diye yani, en azından bu sebeple. Bunu birisine anlatmak istedim, yıllardır bayram diye kutladığınız bu şey çok ilkel bir ritüel esasen, neyin bayramı bu diye, ilk insanlarda bu işleri böyle yapardı falan filan. Anlattım da, yüzünde bir türlü anlam veremediğim bir yarım tebessümle beni dinleyen bir tezgahtara, gülümsemesi beni anladığını ve onun için üzerinde düşünmeye değer bir şey söylediğimi mi gösteriyordu yoksa alışverişimi bitirip gidene kadar hoş tutması gereken sabırla dinlemesi gereken biri miydim onun için anlayamadım. O gün keşfettim dünyayı anlamak onu değiştirmeye yetmiyordu. Evet bu bir keşif, ben icat etmedim.”

“Language as putative science. - The significance of language for the evolution of culture lies in this, that mankind set up in language a separate world beside the other world, a place it took to be so firmly set that, standing upon it, it could lift the rest of the world off its hinges and make itself master of it. To the extent that man has for long ages believed in the concepts and names of things as in aeternae veritates he has appropriated to himself that pride by which he raised himself above the animal: he really thought that in language he possessed knowledge of the world. The sculptor of language was not so modest as to believe that he was only giving things designations, he conceived rather that with words he was expressing supreame knowledge of things; language is, in fact, the first stage of occupation with science. Here, too, it is the belief that the truth has been found out of which the mightiest sources of energy have flowed. A great deal later - only now - it dawns on men that in their belief in language they have propagated a tremendous error. Happily, it is too late for the evolution of reason, which depends on this belief, to be put back. - Logic too depends on presuppositions with which nothing in the real world corresponds, for example on the presupposition that there are identical things, that the same thing is identical at different points of time: but this science came into existence through the opposite belief (that such conditions do obtain in the real world). It is the same with mathematics, which would certainly not have come into existence if one had known from the beginning that there was in nature no exactly straight line, no real circle, no absolute magnitude.”

“Ataerk ellerini önünde birleştirdi ve tepelerinden Vimes'a baktı. "Sana bir öğüt vereyim, Yüzbaşı," dedi. "Evet, efendim?" "Dünyayı biraz anlamana yardım edebilir." "Efendim." "Sanıyorum yaşamı böylesine sorunlu algılamanın sebebi, iyi insanlar ve kötü insanlar olduğunu düşünmen." dedi adam. "Yanılıyorsun, elbette. Her zaman ve yalnızca kötü insanlar var, ama bazıları karşı taraflarda." Zayıf elini şehre doğru salladı ve pencereye doğru yürüdü. "Engin, dalgalı bir kötülük denizi," dedi, sahip çıkarcasına. "Bazı yerlerde daha sığ, elbette, ama diğerlerinde daha derin, ah, çok daha derin. Ama senin gibi insanlar küçük kanun ve iyi niyet salları inşa ediyor ve, karşı taraf bu, sonunda bu galip gelecek, diyor. Şaşırtıcı!" Vimes'ın sırtına iyi niyetli bir şaplak attı. "Orada, aşağıda," dedi, "her tür eşitsizliğe kayıtsız kalacak, herhangi bir ejderhayı takip edecek, herhangi bir tanrıya tapınacak kişiler var. Hepsi günlük kötülüklerin monotonluğu içinde. Büyük günahların yüksek, yaratıcı iğrençliklerinden değil, ruh karanlığının bir tür toptan üretiminden. Orijinallik izi taşımayan günah, diyebilirsin. Kötülüğü, evet dedikleri için değil, hayır demedikleri için kabul ediyorlar. Bu seni üzüyorsa özür dilerim," diye ekledi. Yüzbaşının omuzunu okşayarak, "ama sizin gibi adamların bize gerçekten ihtiyacı var." "Evet, efendimiz?" dedi Vimes yavaşça. "Ah, evet. İşlerin nasıl yürüyeceğini bilen yalnız bizleriz. Görüyorsun, iyi insanların başarılı oldukları tek şey kötü insanları alaşağı etmek. Bunu iyi beceriyorsunuz, kabul ediyorum. Ama sorun şu ki, bu sizin iyi olduğunuz tek şey. Bir gün çanları çalarak kötü tiranı alaşağı ediyorsunuz, ertesi gün herkes, tiran alaşağı edildiğinden beri çöpler toplanmadığı için şikayet ediyor. Çünkü kötü insanlar plan yapmayı biliyor. Bu gerekli koşulların bir parçası da diyebilirsin. Her kötü tiranın dünyayı yönetmek için bir planı vardır. İyi insanların en ufak bir fikri bile yoktur." "Belki, Ama kalanı hakkında yanılıyorsunuz!" dedi Vimes. "Yalnızca insanların korkması, yalnız kalması yüzünden-" Durdu. Kendine bile oldukça boş gelmişti. Omuzlarını silkti. "Onlar yalnızca halk," dedi. "Yalnızca halk ne yaparsa onu yapıyorlar. Efendim." "Elbette, elbette," dedi. "Buna inanmalısın, takdir ediyorum. Aksi halde çıldırırdın. Aksi halde Cehennem'in mahzenleri üzerinde, tüy inceliğinde bir köprüde durduğunu sanırdın. Aksi halde varoluş karanlık bir ıstırap ve tek umut da, ölümden sonra yaşam olmaması olurdu. Oldukça iyi anlıyorum." Masasına baktı ve içini çekti. "Ve şimdi," dedi, "yapacak çok iş var. Korkarım zavallı Wonse iyi bir hizmetkar, ama yetersiz bir efendiydi. Gidebilirsin. Güzel bir uyku çek. Ah, yarın adamlarını getir. Şehir minnetini göstermeli." "Neyini göstermeli?" dedi Vimes. Ataerk bir parşömene baktı. Sesi çoktan organize eden, plan yapan, kontrol eden birinin dalgın tınısına kavuşmuştu. "Minnet." dedi. "Her muzafferane zaferden sonra kahramanlar olmalı. Bu şart. O zaman herkes, her şeyin düzgün yapıldığını anlar." Parşömenin tepesinden Vimes'a baktı. "Olayların doğal düzeninin bir parçası," dedi. Bir süre önündeki kağıda kurşun kalemle notlar aldı, sonra başını kaldırdı. "Gidebilirsin demiştim," dedi. Vimes kapıda durdu. "O şeylerin hepsine inanıyor musunuz, efendim?" dedi. "Sonsuz kötülük ve mutlak karanlığa?" "Evet, evet," dedi Ataerk, sayfa çevirerek. "Tek mantıklı sonuç bu." "Ama her sabah yataktan kalkıyorsunuz, efendim?" "Hmm? Evet. Ee?" "Bilmek isterdim, neden, efendim?" "Ah, git artık, Vimes. Aferin sana.”