Quotessence
Home / Authors / Tolga Gökçen

Tolga Gökçen Quotes

Author

Filter quotes by topic

Famous Tolga Gökçen Quotes

“(...) sadece kendisi değil herkes yokluğun avuçları arasındaydı. Can içinde yaşadığı boşluğun farkındaydı ama ya diğerleri? Onlar esaretlerinin farkında olmayan, kendi köleliklerinden bile habersiz esirler ve zavallılardı. Evren bir hiçlik ağacıydı ve bizler bu ağacın dallarına asılıydık. Can çekişme süremiz hayatlarımızdı. Ağlayarak doğuyor, çırpınıyor ve ölüyorduk.”

“Yürümek bile ne kadar zor, yaşamak ne kadar iğreti bir eylem, gelecek nasıl korkunç ve geçmiş neden üzerimize atlayıp hareket etmemizi zorlaştıran bir karabasan gibi… Kırık bir vazoyum sanki ne bir güzelliğe ne de bir işleve sahibim. Kendime dahi yabancılaşmışım bunca zaman. Neden ve niçinler ile geçen insan yaşamı, kaygı üretip duran zihin ve acı pompalayan kalpler… İşte şehir meydanları, her yer gardı düşmüş ağır yaralı yenik savaşçılarla dolu. Var oluşu sürdürmek en büyük günah ve dünya bu günahın cehennemiymiş meğer… Bu zamana kadar sevdiklerimden kaçtım ve kaçarak onları kaybettim. Artık tekrar aynı hataya düşmemeliyim. Mademki cehennemdeyim ve buradan kurtulmayı diliyorum ama kurtulamıyorum; o zaman içinde bulunduğum cehennemi, dostum Mert ile birlikte, kendi zevklerime göre yeniden inşa etmeliyim…”

“Gelecek ise plan yapmak ve umut etmek için fazla belirsizdi. Ayaklarını bağdaş kurup çimlere oturmuş ve yüzünde tertemiz bir gülümseme ile gökyüzüne aylak, aylak bakan o meraklı çocuk, bir gün ünlü bir roman yazarı olacak ve adını edebiyat tarihine yazdıracaktı. Ya da telefondaki karısına, “Yakında geleceğim. Çocukları benim için çokça öp olur mu?” diyen ve özlemle yürüyen şu yorgun adam birkaç hafta sonra arabasıyla yapacağı trafik kazasında can verecek ve ailesine kavuşamayacaktı. Hepsinin ortak noktası: Her şeyden habersizdiler.”

“Geçmişteki her şey, hayatımız boyunca karşılaştığımız her insan, her bir eşya ve nesne, bizi oluşturan birer fırça darbesiydi. İnsan bir resim tablosuydu. Zamanla hayatımıza giren ve çıkan her şey, resmimize bir fırça darbesi indiriyor ve bizi oluşturuyordu. Onu böyle biri yapan da bu fırça darbelerine dönüşen yaşadıklarıydı ama bazı nadir insanlar vardı ki, onlar, çevrelerinin ve başkalarının fırça darbelerine olanak tanımadan, kendi resimlerini kendileri çiziyor, kendi kendilerinin yaratıcısı olmayı tercih ediyordu.”

“Bir şeylerin sonuna geldiğini hissediyordu. “Şimdi oturduğum yerden kalkıp başka şehirlere gidebilirim. Çok zengin olup dünyayı gezebilirim. Kültürleri tanıyabilir ve çeşit, çeşit insanla tanışabilirim. Hayatımın ilerisi için hedefler koyabilir, amaçlar üretebilir, anlamlar ve değerler yaratabilir ve başarı basamaklarını dörder beşer atlayabilirim…” (...) “Altmış beş yaşıma kadar çalışıp tüm başarıları elde edebilirim. Birilerine anlam yükleyip onları yanımda tutmak için her şeyimi feda edebilirim. Bir köpek sadakatiyle bağlı kalmayı öğrenebilirim. İşimde yükselmek için üstlerime boyun eğebilir, boyun eğdikçe örselenebilirim. Kazandığım paralarla dünyayı gezip farklı kötülükler, kültürlere özgü farklı şeytanlıklar deneyim edebilirim. Paranın farklı biçimleriyle farklı varoluşlar tadabilirim. Coğrafyalara özgü farklı var oluşlar! Bir insanın Türkiye’de yaşadığı var oluş ile Finlandiya’daki var oluş deneyimi aynı olmayacaktır elbette! Fakat… Bir mümin sabrıyla istediğim her şeyi elde ettikten sonra ne olacak? Tüm başarılar, hedefler ve amaçlar gerçekleştirildiğinde, anlamları tükettiğimde, erişilecek yeni bir şey kalmadığında ne olacak? Hiçbir şey… Tıpkı hayatım gibi cümlelerin hepsi anlamsız. Bir insanın nasıl ki yaşamak için suya ve yemeğe ihtiyacı varsa; kendini aldatabileceği yalanlara, anlamlara, tüm hayatını serebileceği zaman kavramına da ihtiyacı pekala var. Bir insanın nefes alması yaşadığı anlamına gelmiyor… Yaratıcı insan! Ahlak yasaları koyan, evrensel yalnızlık korkusu içinde tanrılar var eden, kendi canını her şeyden çok kutsal görebilen ve özgürlüğü için kan dökmeyi helal gören ama hiçbir zaman huzura kavuşamayan insan… İnsan olarak var olmayı ben seçmedim, ama son vermeyi seçebilirim. Kollarımdan alacağım küçük bir güç ile bedenimi öne sürerek birkaç saniye içinde tüm acılarıma, kaygılara, geçmişe ve geleceğe, kısacık bir an ile son verebilirim. Acılarımı acıyla dindirebilir ve zehri panzehir olarak kullanabilirim…”

“(...) ama doğru dediğimiz şey göreceli. Tıpkı ahlak, suç, aşk ve diğer konular gibi. Benim doğrularım onun için de doğru, ama dünyanın bir başka köşesine gittiğimizde bizim doğrularımız başkaları için yanlış olup çıkabiliyor. Dünyayı tüm netliği ile gösteren cümlelermiş… İşte dünyanın tüm netliği şudur: Cehennem! Yaşadığımız dünyanın anlamsızlığını anlamak ve bunları tüm netliği ile görmek, yaşayan insanın kâbusu…”

“Hayatın saçmalıklarından biri de bu. Yıllarca birlikte olduğun insanlara şüpheyle bakarken; hayatına yeni girmiş ve daha tam olarak tanımadığın birine herkesten çok güven duyup yakınlık hissedebiliyorsun. Duyulan yüksek güven ve yakınlık hissi zamanla hiçlik tarafından silip süpürülüyor. Ve bu duyguların yerini kayıtsızlık alıyor. Zirveye ulaşan ilişki başlangıca dönüyor, sıfıra ve sonra eksiye düşüyor. Ardından nefret ve yabancılaşma gerçekleşiyor. Örneğin bir çocuğun, bir zamanlar çok sevdiği, ama zamanla gözünde değersizleşip eskiyen oyuncağını hiç düşünmeden çöpe tekmelemesi gibi. İnsanlar da çok sevdiklerini zamanla tüketiyor, ruhlarını emiyor ve sonra zevkle kendi alanından dışarıya tekmeliyor. ‘Artık benim için değersizsin! Son kullanma tarihin geçti.’ diyor ve tüm yaşananları bir çırpıda silip atıyor. İnsan tüketen bir varlık.”