Quotessence
Home / Topics / Acı Quotes

Acı Quotes

Browse 40 quotes about Acı.

Acı Quotes

“Atatürk Bizden Biridir Ne var ki, 10 yıl süren bir savaş sonucunda Anadolu yıkıntıya dönmüş, halkı ve doğal kaynakları sömürülmüş, insanları cahil bıraktırılmıştı. Elbette, bitkin ve yorgun bir ülkede savaşı kazanmış olmak yetmeyecekti, ülkeyi kalkındırmak ve ilerletmek gerekiyordu. Bu, düşmanı savaş alanlarında yenmekten de önemliydi. Üstelik yatırım yapacak para yokken, Osmanlı’nın borçları da ödeniyordu. Bu da yetmezmiş gibi, dünya ekonomik bunalımı çıkageldi. Bunalım, bir şeyler üreterek satmaya çabalayanları da yiyip bitirecekti. İşte bu koşullar altında kıvranan halkının sıkıntılarını doğrudan ondan dinlemek için, Gazi yurt gezisine çıktı. Yol boyunca dura dura, halkı dinleye dinleye 6 Mart 1930 günü Isparta üzerinden Antalya’ya ulaştı. Gazi, kaldığı evin bir odasına Hasan Rıza Soyak’la birlikte çekilerek, kapıyı kapatır ve bir koltuğa yığılır. Çok yorgun ve sinirlidir. Elleri titreyerek sigarasını yakar ve şöyle konuşur: -“Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde devamlı dert, şikâyet dinliyoruz... Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde... Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; memleketin hakiki durumu bu işte. Bunda bizim bir günahımız yoktur; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden aymaz, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın... Büyük yeteneklere sahip olan zavallı halkımız ise, kendisine kutsal inanç şeklinde telkin edilen bir sürü temelsiz görüş ve inanışların tesiri altında uyuşmuş, kalmış... Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın aklında kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığıdır. İşte bu zihniyetle; herkes, her şeyi Allah’tan bekleyiş ve rahatlık içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor; ama nihayetinde ben de bir insanım be birader, sihirli bir gücüm yok ki... Yeri geldikçe, her yerde tekrar ediyorum; bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi, her şeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş; bilgili, geniş düşünceli, azim, gönlü tok ve uzmanlık sahibi adam meselesidir, sonra da zaman ve imkân meselesidir. Bu itibarla evvelâ kafaları ve vicdanları yıpranmış, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin. İşlerin uzmanı, idealist ve enerjik insanlardan kurulu, düzenli, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinesi kuracaksın; sonra bu makine halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, maddi ve manevi her türlü doğal yetenek ve kaynaklarımızı harekete getirecek, işletecek, böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacaktır. İleri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda, beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak da imkânsızdır. Biz şimdi o yol üzerindeyiz; kafileyi hedefe doğru yürütmek için, insan gücünü üstünde, gayret sarf ediyoruz; başka ne yapabiliriz ki?” Gazi, sözlerinin burasında duracaktı, gözleri dolmuştu, elleri titriyordu. Hasan Rıza’ya: -“Kalk, bana bir kahve getirmelerini söyle de, gel...” diyecekti. Hasan Rıza anlamıştı Gazi’nin gözlerinden yaşlar boşandığını kendisinin görmesini istemediğini. O da, kahve söylemek bahanesiyle dışarı çıktığında oyalanacak, hemen dönmeyecekti odaya. Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Anılar, İstanbul 1973, s. 405–406.”

“- Anne… Geçmişten ne kurtulabiliyorum ne de geriye dönebiliyorum. Anlamsızlıklar çarmıhına gerilmişim ve avuçlarıma kaygılar saplanmış sanki… Üstüne örttükleri şu soğuk ve kahverengi battaniyede bana da yer var mı? Keşke yeniden yol göstersen bana. Şimdi tüm yollar aşılması güç, dağlık ve tepeliklerle dolu. Ellerin saçımdayken okuduğun umut dolu masallar yer altı karanlığına gömüldüler. Masal kahramanları ise birer birer canlarına kıydı…”

“Bunca zaman okuduğu kitaplar her şeye rağmen nasıl ayakta kalınır ve dünyaya nasıl tahammül edilir onu öğütlüyordu. Fakat o ruhen haylaz, şımarık ve uslanmaz bir çocuktu. Hiçbir öğüt ve yol göstermeye sadık kalamamıştı. Hayranı olduğu tüm büyük yazarların dediklerine katılıyor, ama sözlerini uygulayamıyor ve sıkılıyordu. Onun için doğrular acı gerçeklere dönüşüyor ve gerçekler hep can sıkıyordu. Bir hayalciydi ve gerçekler hayalcilerin en azılı katiliydi. (...) Hayallerine tapıyordu! Bir hayalperest gerçeklerle kuşatıldığında kaçmak isterdi. Kimi düşlere dalarak, kimi kendini uyuşturarak, kimi de günün sonunda canına kıyarak yapardı bunu. İkinci ve üçüncü seçenek birbiriyle kardeşti. Süreci uzatmak isteyenlerin işiydi uyuşturucular. O ise bu zamana kadar ölecekse hep “şu anda” ölmeyi dilediği için süreci uzatmak ve uyuşmak seçeneğine hiç adım atmamıştı. Adım atmadıkça yaşamış, yaşadıkça sıkılmış, adeta hapsolmuştu dünyaya.”

“Görünmez bir yangın tüm benliğini kuşatmış, kül etmişti. Acı duymaktan çok yaşama nefret duyuyordu. Oturup kaldığı kaldırım taşından gözlerini parkın çimlerine dikmiş ve yeşilliğin içinde kendine yaşanabilecek başka bir dünya arıyordu. İçinde yaşadığı acımasız, adaletsiz ve kanla beslenen dünyadan ayrı, zıt bir dünya arıyordu gözleri. Ağlamak istiyordu. Belki ağlasa iyi gelebilirdi fakat gözlerinden bir türlü yaş düşmüyordu.”

“Önünde halen büyük zorlukların olduğunu ve olmaya devam edeceğini, halen dişlerini sıkacak, başını ağrıtacak sorunların vuku bulacağını ve bazen tüm tecrübelerine rağmen küçük bir kıvılcım ile isyan ederek her şeyi yarıda bırakıp geriye dönmeyi isteyeceğini de biliyordu ama tüm bunlara rağmen çok önemli bir şey daha öğrenmişti. O da ne olursa olsun, kendine bir anlam ve dünya yarattığı ve bu yarattığı dünyanın yıkılmasına izin vermeyeceğiydi. Tekrar aynı hataları yapmayacak, aynı acıları aynı zayıflıkla karşılamayacak ve kendini tekrarlamayacaktı. Hür ve yaratıcı olacaktı.”

“Derinlerdeki mahzenlerde, köklerin yayıldığı mağaralarda ve yüreğin karanlık kuyularında tutkunun hakiki ve tehlikeli canavarları fosforlu pırıltılarını saçarak dolaşırken, gizlice çiftleşir ve en akıl almaz biçimlerde birbirlerini parçalarken yazarların yaşamın sadece ışığın vurduğu üst kıyısını, duyguların açıkça ve kurallara uygun olarak sergilendiği kesimlerini anlatması rahatlıktan mı, korkaklıktan mı yoksa bakış darlığından mı geliyor acaba. Şeytansı dürtülerin kızgın ve tüketici soluğundan, tutuşmuş kanın buharından mı korkuyorlar, çok nazik ellerini insanlığın iltihaplı çıbanıyla kirletmekten mi ürküyorlar, yoksa yumuşak aydınlıklara alışkın gözlerini bu kaygan, tehlikeli, çürümüşlük sızan basamaklara çeviremiyorlar mı? Ne var ki bilen insan için hiçbir haz gizli olanın verdiği kadar güçlü değildir ve açıklanamayacak kadar utanç verici bir acı kadar kutsal olanı yoktur.”

“Sana kızmıyorum. Neden intiharı seçtiğini anlıyorum. Sana hak vermiyorum, ama inan bana, seni anlıyorum. Biliyorum… Dünya adlı cehennemde yaşayabilme umudunu yok ettiler. Seni acı deneyimler öldürdü; beni saçmalıklar öldürecek… Aslında biliyor musun? Seni kıskanıyorum. Hem de çok… Şimdi sen, şurada mışıl mışıl uyuyor ve bilinçsizce sonsuzlukta dolaşıyorsun. Bir zamanlar var olduğun gerçeğinden, pişmanlıklardan, hatalarından, acılarından tamamen uzaksın. Dünyanın varlığından habersiz, kimseyi hatırlamadan, anıların ağırlığından sıyrılmış vaziyettesin. Fakat ben… Ben bunu yapamıyorum. Ne canıma kıyabiliyorum ne de yaşamayı becerebiliyorum… Ne tam anlamıyla var olabiliyorum, ne yok; ne gülebiliyorum, ne de ağlayabiliyorum… Seni kıskanıyorum…”

“Geçmişin kapılarını alkol ile aralıyor ardından düşlerinde belirsiz geleceğe doğru yolculuk yapıyor ve şu anın içinde zaman kavramından sıyrılarak sonsuzluğa ulaşmaya çalışıyordu. Geçen her saniye ve midesine indirdiği her yudum birayla dış dünyadan uzaklaşıyor, hiç tanımadığı insanlar tarafından kollarını dayadığı masanın üzerine eskiden kazınmış yazılara dalıyor, yazıların kendisinde yarattığı çağrışımlardan geçmişteki anılarına geçiş yapıyor ve yolculuk ettiği anılardan gelecek için yeni ve yapay senaryolar üretiyordu. Çocukluğundan yaşlılığa yürüyordu… Sarhoş gözü pekliğiyle intiharını kurguluyor ve zevk alamadığı yaşamını sonlandırmanın yollarını arıyordu. Acı verici bile olsa hayal kurabilmek güzel bir şeydi. İnsanın hayatında sahip olabildiği en iyi özgürlüklerden biriydi belki de, ama hayal ve düşüncelere fazlasıyla kapılmak ve dengeyi kuramamak pek de iyi bir şey değildi. İnsan ne kadar hayalperest olursa o kadar gerçeklikten uzaklaşıyor ve yalnızlığa düşüyordu. Fakat aynı şekilde fazla gerçekçi olmakta hayalci yanınızı körelttiği gibi sizi bir ağaç odununa da çevirebiliyordu. Denge her zaman önemliydi. İki yoksunluğunda hangisi daha fazla eksik olursa olsun acı hep aynıydı. Değişen tek şey acıların deneyimi oluyordu. Can bazen dengeyi kaybederek tamamen hayalci birine dönüşürken, bazen ise gerçekliğe öylesine düşüyordu ki cansız ve soğuk bir nesneye dönüştüğünü hissediyordu. O dengeyi kurmaktan çok, iki uçurum arasında kanat çırpan yaralı bir kuş gibiydi. Ona bir hayalci mi yoksa gerçekçi olmak mı daha zor diye sorsaydınız kesinlikle, “- Her ikisi de…” derdi ve eklerdi. “- Acıların kıyası olmaz. Acı her daim acıdır. İnsan iki türlü de yanar; iki türlü de sızlanır ve ağlar. İnsanın doğasıdır acı çekmek…”