Quotessence
Home / Topics / öLüm Quotes

öLüm Quotes

Browse 67 quotes about öLüm.

öLüm Quotes

“Dünyadaki en başarılı ülke hangisidir? Hangi ülkede ölüm en zor şeyse, en başarılı ülke odur! Dünyadaki en aptal ülke hangisidir? Hangi ülkede ölüm en kolay şeyse, en aptal ülke de odur!”

“İnsanlık tarihi boyunca milyonlarca insan krallar ve kraliçeler, başkanlar ve başbakanlar, Sezarlar ve duçeler yüzünden, bütün bu büyük egolu küçük şarlatanlar yüzünden yaşamlarını yitirmişlerdir!”

“Kendim için sık sık düşündüğüm bir şeydi bu. Başım ağrısa da iki hap içmeye kalksam, gözüm ilaçların tamamına takılırdı; yüksekten bakarken bazen yer çekerdi beni; ellerimi yıkarken bileklerimin içinde kalınca ve şişkin duran damarlarımdan parmaklarımı alamazdım, delinmesi halinde kanımın bir anda boşalacağını düşünürdüm. Beni engelleyen şeyin ne olduğunu hiç bir zaman bilemeyeceğim. Galiba kendime yaşamak için bir nedenim yok derken, aslında ölmek için bir nedenimin olmadığını görüyordum. Ben kimdim ki ölecek?”

“Yok olacağım, yok olacağım. Yok, yok, yok olacağım. Hem de bu genç yaşımda. Üstümden yıllar, yıllar, yıllar geçecek. Yüzyıllar geçecek. Milyonlarca, milyonlarca yıllar geçecek. Ben yokluğu yaşayacağım. Yokluğu, yokluğu yaşayacağım... Hiç hiç var olmayacağım. Bu yağan yağmur, bu esen yel, doğan güneş... Açan bahar, sıcak bir dost eli... Öyleyse Murtazayı niçin öldürttüm? Ölümden, hiç olmazsa benim korktuğumdan daha çok korkuyordu. Murtaza ölmeseydi, ben de sonuna kadar yaşardım. Murtazayı öldürtmekle ölümü çağırdım. Neden, sebep ne? Murtaza yaşasaydı bu iş de bitmiş olurdu. Mahmut onu hiç öldürmek istemiyordu. Neden zorladım adamı? Murtazanın ölümü Mahmudun da ölümü demekti. Mahmut bunu biliyordu. Neden kabul etti ölümü?”

“Victor Hugo, şöyle der: Çimenler uzamalı, çocuklar ölmeli mutlaka. Ben diyorum ki, sanatın acımasız yasası uyarınca, insanların, kendimizin, ıstırabın her türünü tattıktan sonra ölmesi gerekir ki, unutuşun değil, ebedî hayatın çimleri, verimli eserlerin gür otları uzasın, gelecek nesiller neşe içinde, altında uyuyanlara aldırmadan gelip "kırda yemek"lerini yiyebilsinler.”

“… Birden ürperdi, şalına sarıldı. İnsan, annesinin öldüğü gece de üşüyordu. Artık birlikte üşüyemeyeceklerdi. Annesinin oturduğu koltukta sanki kocaman bir delik vardı artık. Sanki bir duvar yıkılmıştı: Gerisinde bu büyük ve karanlık ve ürkütücü boşluğun bulunduğu bir duvar. Bu duvar korumuştu onu yıllarca karanlıktan. Artık bir şey görmek mümkün değildi. Artık onu hiç kimse anlamayacaktı. Artık onunla rahatça alay edeceklerdi. Artık ona daha kolayca saldırabileceklerdi. Artık onu ezip geçebileceklerdi. Artık onun başına gelen haksızlıklara sessizce karşı çıkan tek varlık yok olup gittiği için (bunu düşünmek ne kadar günah da olsa evet yok olup gittiği için) onu dinleyemeyeceklerdi. Kelimeleri bulmakta zorluk çektiği zaman, içlerinden istihzayla gülümseyeceklerdi. Hem küçümseyeceklerdi, hem acıyacaklardı artık. Zavallı kız, diyeceklerdi; bir yandan da onun yanından kaçmak, onunla birlikte olmamak için can atacaklardı. Hayır, önce acıyacaklardı ve bu acımaları yüzünden onun daha küçülmesini, daha zavallılaşmasını bekleyeceklerdi. Çünkü, şiddeti artırmayan bir zavallılıktan çabuk usanılırdı; böyle bir insanın sağladığı heyecan, kısa bir süre sonra sönerdi. İnsan, kendisine acındıkça alçalmalıydı. Üstelik Sevgi’nin, bir de başını dik tutmaya çalıştığını görünce, omuzlarını silkerek uzaklaşacaklardı. Öksüz kalmak, işte bu demekti…”

“Kim Olduysan O Ol” İlk “granit cümle” olan “Kim olduysan o ol” (Become who you are) düşüncesi, Aristoteles’e kadar uzanır ve oradan Spinoza, Leibnitz, Goethe, Nietzsche, Ibsen, Karen Horney, Abraham Maslow ve 1960’lardaki insan potansiyeli hareketi aracılığıyla günümüzdeki kendini gerçekleştirme (self-realization) anlayışına kadar aktarılmıştır. “Kim olduysan o ol” düşüncesi, Nietzsche’nin diğer ifadeleri olan “Hayatını tamamla” ve “Doğru zamanda öl” gibi öğütleriyle yakından ilişkilidir. Bu ifadelerin hepsinde Nietzsche, yaşanmamış bir hayat sürmekten kaçınmamız gerektiğini vurgular. Demek istediği şuydu: Kendini gerçekleştir, potansiyelini hayata geçir, cesur ve dolu dolu yaşa. Ancak o zaman, ve yalnızca o zaman, pişmanlık duymadan ölebilirsin.”

“Hayat ve ölüm bir arada var olur evlat. Birini ötekinden ayrı düşünemezsin. Hayatta inandığın ne varsa, onlar için savaşırsın. Kuvvetle inandığın bir şey uğruna savaşıyorsan, her şeyini verirsin. İhtiyaç olursa, hayatını bile. Hayatta kalmak için savaştan kaçmak mı, öleceğini bilerek savaşmak mı? Kimilerine göre bu savaşçının tenakuzudur. Hâlbuki gerçek bir savaşçının kafasında böyle bir tenakuz yoktur. Doğumu kadar ölümünü de sıradan bilmiştir. Ölümü kabullendiği an bağlı bulunduğu her şeyden azat olmuş ve o zaman gerçekten yaşamaya başlamıştır. Hiçbir savaşçı boş yere doğmamış, boş yere savaşmamış, boş yere de ölmemiştir.”

“Janus kitabında insan evriminin bir yerde takıldığını öne süren Arthur Koestler haklıydı galiba. Hiçbir ana, çocuğunu doğurduğunda onun bir gün öldürülebileceğini düşünmüyordu. Her insan, yaşlanacağını ve hayatını doğal bir ölümle sonlandıracağını sanıyordu ama yüz milyonlarcası başka insanlar tarafından öldürülüyordu. Sadece ikinci savaş elli milyon insanın canına mal olmuştu. Hem de dünyanın en uygar yerinde. Goethe'lerin, Schiller'in, Beethoven'lerin, Dante'lerin, Cervantes'lerin uygarlığında.”

“Ölüler her şeyi bilir; öğrenmenin yolu da ölmektir. Ölüp yok olan, ölülere karışan, yerin, suyun altına inip onlardan salık alan, gökyüzüne, onun da ötesine çıkıp ışığı, aydınlığı, bilgeliği oradan, çiçek derer gibi, yanına alıp gövdesinin dağılmış parçalarını yeniden bir araya getirerek tazelenip yeniden doğmuş gibi yeryüzüne dönerek insan arasına karışandır ki bilinecek her şeyi bilir.”

“- Mutluluğun, diyor, iki yolu var. - İki yolu! diye altını çiziyoruz. - Biri, diyor, egoizm: şanlı ve büyük! Dünyayı, emrinde bir ahır sayabiliyor musun? Utanmaz olabiliyor musun, utanmaz? - Öteki? diyoruz, Yankoviç! - Öteki, diyor. Susuyor. Bir ihtiyar gibi kıs kıs, küçük küçük gülüyor. İçkisinden bir yudum alıyor. Ve birdenbire; - Öteki, diyor, ölüm!”

“Geleceğe doğru ilerlerken geçmiş şekilleniyor, yorumlar, insanlar ve dünya değişiyordu… Minik eller büyüyor, sertleşiyor ve yeni yaralar ekleniyor ardından yaralar da iyileşiyordu. Pürüzsüz bebeksi yüzler çizgi çizgi kırışıyor, gülümsemeler azalıyordu. Zamanla “her şeyi yapabilirim” inancı zihnin dar çukurlarına gömülüyordu. Yenilgilerden alınan dersler sayesinde artık “hiçbir şey yapmak istemiyorum” deniyordu. Zamanı insan kendi elleriyle yaratmıştı. Ölümü kendi elleriyle tasarladı. Milyarlarca canlının ölümüne sebebiyet veren savaşları, salgınları, fitne ve fesatlıkları; hepsi birer insan eseriydi… En kötücül ressam, en acımasız tanrıydı İnsan. Kendi türünün düşmanı ve yaşadığı dünyanın gelecekteki katiliydi… Anlamlar yakıtıydı ve sürekli anlamlar yaratarak geçerdi ömrü… Cevabı olmayan soruların cevaplarını ararken ölür, kaygılarla kuşatılır, geçmiş acımasızca boğazına yapışır ve sıkardı. İnsan hep ölür, ama mutlu bir ölüm çok az görülürdü…”

“şuramızda birşey var acıya benzer umuda benzer böyle günlerde hayat hem acıya, hem umuda benzer gün ölümle başlatıyor hayatı her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor her sabah ölümü anlatıyor gazeteler sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf yeni bir cinayetin röntgenini çıkartıyor gövdeme beynim sabırla keskin iğdişliyor haber bültenlerini, yorumları, sahte ölüm ilanlarını bizim ilanlarımız çoktan verilmiştir gelirse de bilinir nerden ve nasıl böyle ölümün yücedir adı ha kanağacı canım, ha gelincik tarlası çünki ölümün kanıdır besleyen bir başka baharın tohumlarını şuramızda birşey var bizi onduran şey acıya saran umudu kuşatan”

“Yaşam boyu ölümle ilişkisi olan, ölemediği için yaşamak zorunda kalan insanlardandım ben. Bir asalak gibi yapışıp kalmıştım hayata. Ardımda anımsanmak için bırakacağım hatırı sayılı arkadaşlıklar ya da bir statü yoktu. Ne bir sanat eseri ne de bilim adına bir şeyler yaratabilirdim. Benden, iyi bir baba da olmazdı. Geride bırakabileceğim tek eser, müphem ve her dem merak uyandıracak intiharım olabilirdi.”

“Aslında intiharı aklım almıyor. Yaşamdan, şeylerle bizim varlığımızın özünün bu çirkin ama önlenemez karışımı olan yaşamdan zor kullanarak kopmayı anlıyorum ama bu işin kendisi, bu kopuşun serüven yanı, çekmiyor beni. Uzun zamandır ölüm, benim için bir değer taşımıyor. Anlamıyorum, insanın bilinçli bir biçimde, kendinde neyi yıkabileceğini; kendi istemiyle ölse bile. Varlığımızın içine Tanrı'nın yaptığı baskındır sözkonusu olan; işte bu varlığımızla kendi varlığımızı yıkmak sorunu çıkıyor karşımıza. Varlığımızla ilişkili bir şey var ve bu, varağın maddesel yanının tümleyicisi durumundadır ama o öldü diye kendisi de ölmemektedir. Yaşamın bu altedilmez egemenliği, doğanın bu yapışkanlığı, reflekslerin ve akılalmaz, gizli uzlaşmaların oyunuyla giriyor yaşamımızın özüne, olanak bırakmadan bizim girmemize. Hangi yönden kendime bakarsam bakayım anlıyorum ki devinimlerimin hiçbiri, düşüncelerimin hiçbiri, benim değil. Bir gecikmeyle hissediyorum yaşamı, umutsuzlukla farkediyorum ondan kopmadığımı.”

“(...) başını yukarıya kaldırdı ve yaşlı zeytin ağacının güçlü dallarıyla göz göze geldi. “Kafama bir elma düşeceği ya da dünya tarihini değiştirecek bir olayın başkahramanı olacak değilim. Ama… Ama şu koca zeytin ağacının dalları benim tarihimi tamamen değiştirebilir. Ufak bir cesaret ve duygu patlaması yeterli… İşte bu benim için her şeyi değiştirir…” Can kendinde değildi. Onu yöneten karanlık düşünceleriydi. Kapkaranlık, derin hislerin, ölümcül düşüncelerin kontrolündeydi. Mağlup hisseden benliğiyle boşluğa bakarak konuşmaya başladı kendi kendine. - Ölüm kollarını açmış ve beni kolları arasına davet ediyor. Hiçlik artık içime sığmıyor. Bana ait her şeyi düşlüyor…”