Quotessence
Home / Topics / Roman Quotes

Roman Quotes

Browse 177 quotes about Roman.

Roman Quotes

“Gözlerim yıkılmayı bekleyen talihsiz binaları taradı. Bir zamanlar bu evlerde yaşayan İstanbulluları hatırladım, onların bu şehre, kültürümüze kattıklarını. Sahiden de lanetlenmiş gibiydi bu semt. Çekilen acılardan sonra uğursuz rüzgârların eksik olmadığı bir belde gibi. Şehrin dokusuna müdahale edilmişti, sadece bu binalara değil, insanların hayatına da. Bu meşum viranelik, İstanbul'un göbeğindeki bu getto, o toplumsal histerinin, o devlet intikamının bir bedeliydi. Ama şimdi bunu çocuklara anlatmaya çalışsam anlamayacaklardı, üstelik çözmemiz gereken iki ölümlü bir cinayet dosyası bizi bekliyordu hâlâ.”

“Telefonu kapatıp Kurtuluş'un akşam sakini bu eski sokağından Tatavla'ya yürürken kendimi, Tarlabaşı'nın çürümeye yüz tutmuş binalarının arasındaymış gibi hissettim. "İnsan yaşadığı yere benzer," demişti bir şair. Hukukumuz da yaşadığımız yerler gibiydi, eskimiş, işlevini yitirmiş, çürümeye terk edilmiş, yıkılmak üzere... Böyle bir toplumda adalet gerçekleşebilir miydi?”

“Dünyada başka mesut milletler de vardı. Onların bizim yaşlardaki gençleri hiç de bizim bu anda olduğumuz gibi bir “olmak ve olmamak” meselesiyle meşgul değildiler. Onlar aşkı, sporu düşünüyorlar, yaşlarının tabii iştiyakları ve meseleleriyle meşgul oluyorlar, kurulmuş bir hayatın imkânlarından istifade ederek çalışıyorlardı. Biz ise el parçası kadar bırakılmış, çok harap bir vatanda yaşamak imkânlarını düşünüyorduk.”

“Körlük, zamanı ve mekanı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yanyana bulunabilmelerine olanak tanır. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi, ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir. Bu konuda en canlı örnek, çiçeksiz bitkilerin üreme organlarıdır. Elverişsiz yaşama koşullarının içinde bulunduğu sürece bu organlar, kalın zarlara sarınır, körlüğün koruyucu örtüsüne bürünür; ta ki elverişsiz koşullar ortadan kalkana dek. Ondan sonra organ, kendini savunabilmek amacıyla körlüğün karanlıklarına sığınmış organ, örtüsünü atar ve bir avuç yaşam niteliğiyle ortaya çıkar. Süreklilik niteliğini özünde taşıyan zamandan kaçabilmenin tek yolu vardır insanoğlu için: Arada sırada zamanın akışına gözlerini kapamak ve böylece görüldüğünde bize yabancı, itici gelmemesi için onu taşınabilir parçalara bölmek.”

“oğunlukla dürüst bir insanımdır. Anladığım zaman anladım, anlamadığım zaman da net olarak anlamadım derim. İkircikli ifadeler kullanmam. Sorunların büyük kısmının ikircikli ifadeler yüzünden çıktığına inanırım. İnsanların çoğunun ikircikli ifadeler kullanmasını, onların aslında içten içe, bilinçsizce de olsa, sorun çıkmasını arzu etmelerine bağlarım. Başka türlü düşünebilmem mümkün değil.”

“I just wish moments weren’t so fleeting!' Isaac called to the man on the roof, 'They pass so quickly!' 'Fleeting?!' responded the tilling man, 'Moments? They pass quickly?! . . . Why, once a man is finished growing, he still has twenty years of youth. After that, he has twenty years of middle age. Then, unless misfortune strikes, nature gives him twenty thoughtful years of old age. Why do you call that quickly?' And with that, the tilling man wiped his sweaty brow and continued tilling; and the dejected Isaac continued wandering. 'Stupid fool!' Isaac muttered quietly to himself as soon as he was far enough away not to be heard.”

“Domnul învățător Mina îmi era vecin. Soția sa era tot învățătoare. Unul din stâlpii gardului dintre noi era de fapt o salcie tăiată, din trunchiul căreia răsăreau în fiecare an lăstari noi, retezați periodic. Pe trunchiul acela apăreau uneori bomboane sau tablete de ciocolată, ca și cum ar fi crescut acolo peste noapte. Cei doi învățători nu aveau copii și noi nu am devenit niciodată copiii lor. Aproape că nu am vorbit cu ei și nu au vorbit cu noi. Dar dulciurile consolidau o legătură începută pe furiș. Mi-a părut rău când a murit. Doamna i-a supraviețuit foarte puțin, la fel sora ei, care locuia în casa următoare. Bătrânele rămase singure erau considerate de multă lume vrăjitoare, mai ales dacă dețineau capre sau pisici, dar și dacă nu dețineau. De cele mai multe ori referirile la ele erau legate de uneltiri obscure, moșteniri neclare, copii nenăscuți, iar întrebarea cea mai frecventă era dacă baba aia mai trăiește.”

“I turned to the courtyard and waved at Roman and the witch next to him. "Is that his sister?" Andrea asked me. "No." I had spoken with both of them. "I'd asked her that. Her name is Alina, she isn't his sister, and she feels deeply sorry for his sisters, because if she had to put up with being in his presence for longer than a day, she would throw herself off the nearest bridge just to end the agony." "Well," Andrea said. "Glad she cleared that up.”

“În ce mă priveşte, când apune soarele mă gândesc: A mai trecut o zi. Încă o zi în care n-am făcut nimic. Iar când răsare soarele, nu ştiu încotro să apuc, pe ce drum trebuie să merg, unde vreau să ajung. Eram sigură că fericirea există undeva, dincolo de zidurile casei noastre. Că într-o zi voi pune mâna pe ea, aşa cum pui mâna pe o ceaşcă sau pe scoarţa unui copac. Că dragostea este supremul miracol…”

“Der Schriftsteller ist ein ekelhafter Kerl, der ganz genau, absichtsvoll geplant, zielstrebig arbeitet, allerdings zielt er nicht auf das Publikum, sondern auf dem Publikum ganz unbekannte Absichten, er zielt eigentlich auf Entwicklungen seiner Geistesmechanik und probiert ständig daran herum, und da er ja zum großen Teil – worüber man ja im allgemeinen nicht spricht, weil es sich von selbst versteht – Techniker der Erzählung ist, so kann er nur räsonabel und regelmäßig, und täglich, und genau, und zu wiederkehrenden Stunden, arbeiten.”

“La porte s’est ouverte tout de suite et est allée co - gner contre le mur. J’ai perçu un claquement, comme le bruit d’une paume ouverte rencontrant une eau boueuse, et la masse qui ne pouvait pas me ressembler s’est affaissée sur mon abdomen en même temps que l’humeur visqueuse m’entraînait à deux doigts de l’asphyxie. Puis un bruit sec a chassé la chose gisant en travers de moi, et celle-ci a atterri mollement au pied d’un paravent qui divisait mon appartement. Jan s’est éloigné du lit pour pousser du pied la masse presque humanoïde et a hoché la tête. J’ai eu une quinte de toux et j’ai recraché une substance peu ragoûtante. Il est venu près de moi, a détaché l’un de mes poignets pour que je m’appuie contre lui et il m’a frotté le dos en essuyant mon menton avec un coin de la couverture. Il n’a pas eu de mouvement de recul devant le bouillon visqueux qui se collait à lui. Je n’ai pas crié « Mon héros ! », mais, abandonnant tout orgueil, je me suis laissée aller dans ses bras à ma terreur rétrospective. « Nous te guérirons, disait-il, nous trouverons un moyen de venir à bout du LX-200. Fais-moi confiance, je ne suis pas ton ennemi. »”