Quotessence
Home / Authors / Tolga Gökçen

Tolga Gökçen Quotes

Author

Filter quotes by topic

Famous Tolga Gökçen Quotes

“(...) onu yöneten aslında kendisi değil; duyguları, sabırsız kişiliğiydi. Bir şeyler olacaksa hemen olmalı ya da hemen olmuyorsa hiç olmamalıydı ona göre. İçinde onu kontrol eden laftan anlamaz bir çocuk yaşıyordu ve Can, bu çocuktan nefret ediyordu. Bazen gerçekten de uzun sürecek bir şeyi, gerçekleşmesi mucize olacak kadar kısa bir süre de olsun istiyor ve haliyle o kadar kısa sürede gerçekleşmeyince de umutsuzluğa bürünüp kendi benliğine saldırıyordu.”

“Görünmez bir yangın tüm benliğini kuşatmış, kül etmişti. Acı duymaktan çok yaşama nefret duyuyordu. Oturup kaldığı kaldırım taşından gözlerini parkın çimlerine dikmiş ve yeşilliğin içinde kendine yaşanabilecek başka bir dünya arıyordu. İçinde yaşadığı acımasız, adaletsiz ve kanla beslenen dünyadan ayrı, zıt bir dünya arıyordu gözleri. Ağlamak istiyordu. Belki ağlasa iyi gelebilirdi fakat gözlerinden bir türlü yaş düşmüyordu.”

“- Evet… Saklanıyorum. Hatta saklanıyoruz… Bizler, yalnızlar ordusuyuz ve odalarımız karargahımız. Dış dünyanın ve can sıkan gerçekliğin düşmanlarıyız. Robotlaşan dünyadan, kendi gibi olmayanları öğüten insancıklardan kendimizi soyutluyoruz. Fakat… O kutlu gün geldiğinde, karargahlarımızdan çıkacağız ve hakkımız olan mutluluğu söküp alacağız. İşte, o gün güneş gibi parlayacak, insanları alt edecek ve üst-insan egemenliğini başlatacağız. Bu yüzden saklanıyoruz ve biz istemediğimiz sürece bizi bulmanız çok ama çok zor…”

“Aklında varoluş, kanında yüksek derece alkol, omuzlarında dünya, bacaklarında yorgunluk; ağır yaralarına rağmen halen savaşmaktan geri durmayan bir asker gibi yürüyordu. Kudurmuş denizlerde sarhoş bir gemi gibiydi, sallanıyordu; evet vardı, yer kaplıyor, çarpıyordu insanlara; yoksa bir boşluk nasıl çarpabilirdi bir varlığa? Ama yoktu, tek hissettiği yalnızca hiçlik ve boşluktu. Onların arasında asla var olamıyordu. Düşündü. “İnsan nasıl hem var olup hem de yok olabilirdi?” Bilmiyordu. Aslında hiçbir şey bilmek istemiyor, sadece sonsuza dek uyumak ve her şeyi, kendini dahi tamamen unutmak istiyordu. “Uyumak ve unutmak: İşte bütün mesele bu!”

“+ Peki, sana klasik bir soru sorayım Can Bey. Neden kitap okuyorsun? Hiç düşündün mü? - Dünyaya katlanabilmek, benim gibi insanlarında var olduğunu bilmek ve bu dünyaya nasıl tahammül edebilirim, bunları öğrenmek için okuyorum. + Dünyaya nasıl tahammül edilebilirmiş peki? - Kayıtsız kalarak. + Bu kolay bir şey değil ama… - Hem de hiç ama hiç kolay değil.”

“Geleceğe doğru ilerlerken geçmiş şekilleniyor, yorumlar, insanlar ve dünya değişiyordu… Minik eller büyüyor, sertleşiyor ve yeni yaralar ekleniyor ardından yaralar da iyileşiyordu. Pürüzsüz bebeksi yüzler çizgi çizgi kırışıyor, gülümsemeler azalıyordu. Zamanla “her şeyi yapabilirim” inancı zihnin dar çukurlarına gömülüyordu. Yenilgilerden alınan dersler sayesinde artık “hiçbir şey yapmak istemiyorum” deniyordu. Zamanı insan kendi elleriyle yaratmıştı. Ölümü kendi elleriyle tasarladı. Milyarlarca canlının ölümüne sebebiyet veren savaşları, salgınları, fitne ve fesatlıkları; hepsi birer insan eseriydi… En kötücül ressam, en acımasız tanrıydı İnsan. Kendi türünün düşmanı ve yaşadığı dünyanın gelecekteki katiliydi… Anlamlar yakıtıydı ve sürekli anlamlar yaratarak geçerdi ömrü… Cevabı olmayan soruların cevaplarını ararken ölür, kaygılarla kuşatılır, geçmiş acımasızca boğazına yapışır ve sıkardı. İnsan hep ölür, ama mutlu bir ölüm çok az görülürdü…”

“Dünyanın zaman kavramı ile uzayzaman nasıl örtüşmüyorsa, düşünceli bir insanın zaman algısı da, dünyanın zaman kavramıyla örtüşmüyordu. Bazen balkona çıkıp düşünmeye başladığında ona bir saatmiş gibi gelen süreç güneşin doğmasıyla aradan üç, dört saatin geçtiğini görüyor ve şaşkınlığa uğruyordu. Can için yine öyle bir andı. Bunun tam tersi de mevcuttu tabii. Örneğin her insanın hiç geçmeyen zamanları, bitmesini istediği anlar oluyordu. Zaman bireyin algısı ve ruh haliyle şekilleniyordu.”

“Önünde halen büyük zorlukların olduğunu ve olmaya devam edeceğini, halen dişlerini sıkacak, başını ağrıtacak sorunların vuku bulacağını ve bazen tüm tecrübelerine rağmen küçük bir kıvılcım ile isyan ederek her şeyi yarıda bırakıp geriye dönmeyi isteyeceğini de biliyordu ama tüm bunlara rağmen çok önemli bir şey daha öğrenmişti. O da ne olursa olsun, kendine bir anlam ve dünya yarattığı ve bu yarattığı dünyanın yıkılmasına izin vermeyeceğiydi. Tekrar aynı hataları yapmayacak, aynı acıları aynı zayıflıkla karşılamayacak ve kendini tekrarlamayacaktı. Hür ve yaratıcı olacaktı.”

“Yürümek bile ne kadar zor, yaşamak ne kadar iğreti bir eylem, gelecek nasıl korkunç ve geçmiş neden üzerimize atlayıp hareket etmemizi zorlaştıran bir karabasan gibi… Kırık bir vazoyum sanki ne bir güzelliğe ne de bir işleve sahibim. Kendime dahi yabancılaşmışım bunca zaman. Neden ve niçinler ile geçen insan yaşamı, kaygı üretip duran zihin ve acı pompalayan kalpler… İşte şehir meydanları, her yer gardı düşmüş ağır yaralı yenik savaşçılarla dolu. Var oluşu sürdürmek en büyük günah ve dünya bu günahın cehennemiymiş meğer… Bu zamana kadar sevdiklerimden kaçtım ve kaçarak onları kaybettim. Artık tekrar aynı hataya düşmemeliyim. Mademki cehennemdeyim ve buradan kurtulmayı diliyorum ama kurtulamıyorum; o zaman içinde bulunduğum cehennemi, dostum Mert ile birlikte, kendi zevklerime göre yeniden inşa etmeliyim…”

“Gelecek ise plan yapmak ve umut etmek için fazla belirsizdi. Ayaklarını bağdaş kurup çimlere oturmuş ve yüzünde tertemiz bir gülümseme ile gökyüzüne aylak, aylak bakan o meraklı çocuk, bir gün ünlü bir roman yazarı olacak ve adını edebiyat tarihine yazdıracaktı. Ya da telefondaki karısına, “Yakında geleceğim. Çocukları benim için çokça öp olur mu?” diyen ve özlemle yürüyen şu yorgun adam birkaç hafta sonra arabasıyla yapacağı trafik kazasında can verecek ve ailesine kavuşamayacaktı. Hepsinin ortak noktası: Her şeyden habersizdiler.”

“Geçmişteki her şey, hayatımız boyunca karşılaştığımız her insan, her bir eşya ve nesne, bizi oluşturan birer fırça darbesiydi. İnsan bir resim tablosuydu. Zamanla hayatımıza giren ve çıkan her şey, resmimize bir fırça darbesi indiriyor ve bizi oluşturuyordu. Onu böyle biri yapan da bu fırça darbelerine dönüşen yaşadıklarıydı ama bazı nadir insanlar vardı ki, onlar, çevrelerinin ve başkalarının fırça darbelerine olanak tanımadan, kendi resimlerini kendileri çiziyor, kendi kendilerinin yaratıcısı olmayı tercih ediyordu.”

“Sana kızmıyorum. Neden intiharı seçtiğini anlıyorum. Sana hak vermiyorum, ama inan bana, seni anlıyorum. Biliyorum… Dünya adlı cehennemde yaşayabilme umudunu yok ettiler. Seni acı deneyimler öldürdü; beni saçmalıklar öldürecek… Aslında biliyor musun? Seni kıskanıyorum. Hem de çok… Şimdi sen, şurada mışıl mışıl uyuyor ve bilinçsizce sonsuzlukta dolaşıyorsun. Bir zamanlar var olduğun gerçeğinden, pişmanlıklardan, hatalarından, acılarından tamamen uzaksın. Dünyanın varlığından habersiz, kimseyi hatırlamadan, anıların ağırlığından sıyrılmış vaziyettesin. Fakat ben… Ben bunu yapamıyorum. Ne canıma kıyabiliyorum ne de yaşamayı becerebiliyorum… Ne tam anlamıyla var olabiliyorum, ne yok; ne gülebiliyorum, ne de ağlayabiliyorum… Seni kıskanıyorum…”

“(...) başını yukarıya kaldırdı ve yaşlı zeytin ağacının güçlü dallarıyla göz göze geldi. “Kafama bir elma düşeceği ya da dünya tarihini değiştirecek bir olayın başkahramanı olacak değilim. Ama… Ama şu koca zeytin ağacının dalları benim tarihimi tamamen değiştirebilir. Ufak bir cesaret ve duygu patlaması yeterli… İşte bu benim için her şeyi değiştirir…” Can kendinde değildi. Onu yöneten karanlık düşünceleriydi. Kapkaranlık, derin hislerin, ölümcül düşüncelerin kontrolündeydi. Mağlup hisseden benliğiyle boşluğa bakarak konuşmaya başladı kendi kendine. - Ölüm kollarını açmış ve beni kolları arasına davet ediyor. Hiçlik artık içime sığmıyor. Bana ait her şeyi düşlüyor…”

“İstediğin an, istediğin yerde canına kıyabilirsin. Bir şeye sinirlendiğinde ya da bir olay yüzünden canın yandığında ve yaşamak istemediğinde aklına şunu getir. “İstediğim zaman canıma kıyabilirim. Çektiğim acıların önemi yok. Tüm can sıkıntılarımdan, yaşamımdan istediğim an kurtulabilirim. Özgürüm!” Hayat çekilmez ise kendine gelecek tarihli bir intihar planı yap. Kendine de ki: “O zamana kadar yine her şey aynı devam ederse canıma kıyarım.” İşte bu erteleme ve sahip olduğun özgürlük ile istediğin zaman acılardan kurtulma hakkı seni tüm sorunlara karşı daha güçlü kılacak ve sorunlar senin için hiçe dönüşecekler. Çünkü panzehir kendi elinde olacak. İntihar edebilme özgürlüğünün verdiği muazzam güç seni yaşatacak.”

“Bir şeylerin sonuna geldiğini hissediyordu. “Şimdi oturduğum yerden kalkıp başka şehirlere gidebilirim. Çok zengin olup dünyayı gezebilirim. Kültürleri tanıyabilir ve çeşit, çeşit insanla tanışabilirim. Hayatımın ilerisi için hedefler koyabilir, amaçlar üretebilir, anlamlar ve değerler yaratabilir ve başarı basamaklarını dörder beşer atlayabilirim…” (...) “Altmış beş yaşıma kadar çalışıp tüm başarıları elde edebilirim. Birilerine anlam yükleyip onları yanımda tutmak için her şeyimi feda edebilirim. Bir köpek sadakatiyle bağlı kalmayı öğrenebilirim. İşimde yükselmek için üstlerime boyun eğebilir, boyun eğdikçe örselenebilirim. Kazandığım paralarla dünyayı gezip farklı kötülükler, kültürlere özgü farklı şeytanlıklar deneyim edebilirim. Paranın farklı biçimleriyle farklı varoluşlar tadabilirim. Coğrafyalara özgü farklı var oluşlar! Bir insanın Türkiye’de yaşadığı var oluş ile Finlandiya’daki var oluş deneyimi aynı olmayacaktır elbette! Fakat… Bir mümin sabrıyla istediğim her şeyi elde ettikten sonra ne olacak? Tüm başarılar, hedefler ve amaçlar gerçekleştirildiğinde, anlamları tükettiğimde, erişilecek yeni bir şey kalmadığında ne olacak? Hiçbir şey… Tıpkı hayatım gibi cümlelerin hepsi anlamsız. Bir insanın nasıl ki yaşamak için suya ve yemeğe ihtiyacı varsa; kendini aldatabileceği yalanlara, anlamlara, tüm hayatını serebileceği zaman kavramına da ihtiyacı pekala var. Bir insanın nefes alması yaşadığı anlamına gelmiyor… Yaratıcı insan! Ahlak yasaları koyan, evrensel yalnızlık korkusu içinde tanrılar var eden, kendi canını her şeyden çok kutsal görebilen ve özgürlüğü için kan dökmeyi helal gören ama hiçbir zaman huzura kavuşamayan insan… İnsan olarak var olmayı ben seçmedim, ama son vermeyi seçebilirim. Kollarımdan alacağım küçük bir güç ile bedenimi öne sürerek birkaç saniye içinde tüm acılarıma, kaygılara, geçmişe ve geleceğe, kısacık bir an ile son verebilirim. Acılarımı acıyla dindirebilir ve zehri panzehir olarak kullanabilirim…”

“Bin yıllığın susuzluğuyla, zihninde yaşayan suratları belirsiz varlıklarla içiyordu. (...) Tanrı’ya duyulan kırgınlıkla, yaşama duyulan nefretle içiyordu. (...) Geçmişteki her yaşı için, her yaşına ait bir başka kendisi için, her başka kendindeki her acısı için içiyordu. Geleceğin dayanılmaz belirsizliğine, geçmişin ulaşılmaz yakınlığına içiyordu. (...)”